8 Aralık 2009 Salı

Yine mi önyargıdan bahsedeceksin?

Önceki bir yazımda liseli bir gencin önyargılarını anlatmışım. Deneyimlerimi aktarmışım, onları sorgulayıp vardığım sonuçlar kadarıyla.
Önyargılı olan sadece liseliler değilmiş, 3 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki dedeye, nineye kadar herkes önyargılı olabilirmiş. Kimse de bunu sorgulama gereksinimi duymuyor. Böyle bir ihtiyaçları yok çünkü; devletleri kendilerini koruyor, kıt kanaat geçinip gidiyorlar. Birileri de vaaz veriyor:"Bu dünyada eziyet gören karşılığını görecektir! Sesinizi çıkarmayın, eziyet göresiniz ki zafere ulaşasınız!" Bunu da din diye yutturuyorlar, İslâm dini diye.
Neden sorgulasın ki? Adamın aklı zaten midesinde. Akşamı nasıl çıkartırım diye düşünüyor; ona ne devletin başına kim geçmiş, hangi ülke ne demiş, kim ölmüş kim öldürmüş. Televizyonda diyorlar ki "Tarihimizde ilk defa generaller sorgulandı." Ancak karşısında oturanın bununla bir ilgisi yok ki. Elektrik faturası dönüyor onun aklında; kışı nasıl geçireceğini hesaplıyor. Alacağı odunun, kömürün, doğalgazın hesabını yapıyor.
Sonra bir üst sınıf geliyor karşımıza: Bunların aklı o kadar midede değil. Midelerini doyuracak kadar para kazanıyorlar nasıl olsa. Maaşları garanti. İşyerinde yatsalar da birileri maaşlarını aylık olarak ödüyor. Onlar da akşam eve gelip geçiyorlar televizyon karşısına. Gittikçe ahlaksızlaşan programlarımız izliyorlar. Günden günde zihnimizi kirletiyor bu programlar. Sürekli aklımızı bir kenara itip, bedenimiz ne istiyorsa onu yapmaya şartlanıyoruz. Bu programlar sayesinde çocuklarımızı da aynen böyle yetiştiriyoruz. Ve bunun adını özgürlük koyuyoruz.
Bir sistem oturmuş gidiyor. Düşünmeye vakit yok. Sorgulamak hiç zaten gündemimizde değil. Tabulara takılmışız, ileri gidemiyoruz. Ve diyoruz ki, "Şu kişiyi şöyle eleştiremezsin! Terbiyesiz! Gerici!" Burada eleştirmekten kastım, sayıp sövmek değil. Olaylarla, kanıtlarla konuşmak. Bazılarımıza ağır geliyor diğerlerinin böyle konuşması. Senin, diyoruz, beynini yıkamışlar. Hiç arkasını araştırmıyoruz; çünkü biliyoruz ki (!) bu yanlış. Birileri oturtmuş kafamıza bunun yanlış olduğunu. Başkası böyle olmadığını anlatmaya çalıştığı zaman da "E işte bak burda böyle burda böyle, şunlar geçen gün şurda şöyle yapmışlar dün televizyonda seyrettim" diyoruz. Gördüklerimize ne kadar da çabuk kanıyoruz, değil mi? Çünkü bunu anlatanlar kesin doğru söylüyor her zaman. Çünkü bunlar devlet. Çünkü bunlar bizi korumak için varlar.
Baştan beri söylüyorum: sorgulayın, araştırın, hemen hüküm vermeyin, iki tarafı da dinleyin, adil olun, adaletli olun... Sizi sıkmak istemiyorum, ama yazmak durumundayım. Her gün böyle şeylerle yüzlerce defa karşılaşıyorum. Hastalık olmuş bu içimizde, kurtulamıyoruz bir türlü...
Kapatın televizyonlarınızı; hiç bir işe yaramayan bu aletleri. 1 yararı varsa kıyaslanamayacak kadar büyük zararı oluyor. Resmen beynimizi uyuşturuyor, farkında değiliz. Bize istemediğimiz şeyleri alttan alttan empoze ediyor. Bugün Amerika'nın bu kadar güçlü görünmesinin sebebi Holywood'dan başka bir şey değildir. Bugün Amerika'daki insanlar arasında bir bağ yok. Filmlerde gördüğümüz kadar başarılı da değiller: Vietnam'da baltayı taşa vuran da, Irak'ta çöle gömülen de, Afganistan dağlarında kaybolan da Amerika. Bugün ekonomisini Çin'e kaptıran, Çin'e milyar dolar borcu olan da Amerika. Ama bizim gözümüzde Amerika olmadan adım atılamaz. Aman onlara karşı bir şey söylemeyelim, bizi uçururlar. İki füze işimizi bitirir. Gizli ajanları vardır, her tarafa dağılmış olan. Sen, ben, bakkal, manav, simitçi bile ajan olabilir. Bunun sebebi ne peki? Bunlara canlı olarak şahit mi olduk? Hayır. Film izledik, yıllar boyunca. Akşam eve geldik, televizyon açtık. Pazar sabahı dinlenmek için televizyon açtık. Hayattan bunaldık televizyon açtık. Yeter artık, bunun dışına çıkmak lazım. Eğer ki bu sistemi değiştirmek istiyorsak, daha iyi bir hayat hakettiğimizi düşünüyorsak bu sistemden olabildiğince uzaklaşmak lazım. İnsanlığımızı tekrardan kazanmak için, insanca yöntemlerle arayışlara girmek lazım. Uzaklaşmak derken, düşünce olarak uzaklaşmak. Yoksa Budist rahipler gibi dağa çıkıp inzivaya çekilmekten bahsetmiyorum. İnsan sosyal bir hayvandır, dediği gibi; benliğimizi inkar etmeden bunu yapmak.
Bunun için araştırmak lazım; önyargılarımızdan kurtularak araştırmak. Yoksa bir kitabı elimize aldığımıza, birinin konuşmasını dinlediğimizde, sadece bulmak istediğimizi buluruz. Eksiğini mi bulmaya çalışıyoruz? Buluruz. Yazarın veya kişinin belli bir yöne bakışını mı arıyoruz? Onu da buluruz. Asıl mesele, ne anlatıldığını özümsemek için araştırmakta. Yoksa neyi görmek istiyorsak aynen onu görürüz, başkasını değil.
Neden böyle yapıyoruz? Bahaneler üretmek yerine, çözümler üretelim. Bir çıkış bulalım artık. Olmuyor böyle. Başkasından da beklemeyelim, kimsenin durumu bizden farklı değil. Onların içinde de bu tip duygular var ama; hepsi bastırılmış, zindanlara kapatılmış. Açığa çıkmak için bir kıvılcım bekliyorlar, bu esaretten kurtulmak için bir yol gösterici...
Kim bu yol gösterici? Bu yazıyı yazan mı? Peki kim bu uyarılması gereken? Cevaplar gayet basit: Uyarılması gereken de biziz, yol gösterici de.

23 Kasım 2009 Pazartesi

La Propagande

Selam ile başlayalım yazımıza, zarar gelmesin dostlarımıza, dostuklarımıza.

Bu yazdıklarımı bir filmin etkisinde kalarak yazıyorum. Fransız yapımı bir film, ismi de Secret Defense, yani Devlet Sırrı. Bir iki sahne görmüştüm daha öncesinde filmden; ilgimi çekmişti, ben de filmi edinip izleyeyim dedim. O da bu akşama denk geldi.

Holywood filmlerinden alışkın olduğumuz şeyler aslında. Ama aradaki fark, Amerikan propagandası değil de Fransız propagandası olması. Amerikan casus filmlerindeki İngilizce'yi çıkarın, Fransızca'yı koyun. Birkaç ufak değişiklikle beraber, aynı şeylere ulaşabilirsiniz. Kalıp aynı, ifade ediş tarzı aynı, her şey aynı.

Korku imparatorlukları diye bir şey var, bilmem hiç duydunuz mu. Bir süpermen filminden hatırlarım; etrafa Nazi bayrakları asılıyor, her tarafı Naziler ele geçiriyor, kahramanımız da insanları bu faşizm baskınından kurtarıyor. İnsanlara bir şeyler anlatılmak isteniyor sürekli: Amerika'nın bir düşmanı veya düşmanları olduğu. Acaba bu düşmanlar ne işe yarıyor ki? Neden Amerika sürekli birilerini düşman olarak gösteriyor?

Bahsi geçen filmde de, Fransızlar ülkedeki İslâm tehditine karşı bir şeyler yapma peşindeler. Ama bu İslam öyle böyle bir İslam değil; bir kere finansal kaynak sağlamak için İslâmî olmayan metodlar kullanıyorsunuz, kumar oynamak gibi. Sonra metroya gidip bomba patlatıyorsunuz. Artık amacınız neyse, ben de merak ediyorum. Bir sürü patlatılacak yapı dururken, en büyük yasaklardan birini çiğniyorsunuz: Hiç tanımadığınız, size zulmeden bir ülkede yaşadıkları için suçlu kabul ettiğiniz insanları acımadan öldürmeye çalışıyorsunuz.

"Bir topluluğa karşı olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın." (5:8) diyor Allah, siz de bunu hiçe sayıp, geçmişte size eziyet eden askerlere ve siyasetçilere karşı onların ailelerini, akrabalarını, yurttaşlarını hedef alıyorsunuz.

Bunu böyle gösterdikten sonra sevgili filmimiz diyor ki; Müslümanlar bu tür patlatma eylemleri yaparak, İslâm'a zarar veriyorlar. Yani, Müslüman evinde oturan, namazını kılıp orucunu tutan, ama ölümüne Fransa'yı da, Amerika'yı da ne yaparlarsa yapsınlar savunan insanlar. Müslümanlık, insanın içinde. Müslümanlık, kişiyle Allah arasında. Kur'an okuyacaksınız; ama Arapça'sından. İçeriğini anladığınız an bittiniz. Çünkü içeriği diyor ki: kulluğu tek ve en büyük olan Allah'a has kılın, hakimiyeti Allah'a has kılın, onun hükmünden başka bir hüküm tanımayın, yani başkasına kulluk etmeyin. Bunu dediğiniz an dinden de çıkıyorsunuz, gerici de oluyorsunuz. İnsanlar diyorlar ki, beynini yıkamışlar. Cevap veriyorsunuz, Kitap burda, Allah böyle diyor; ama kâr etmiyor.

Aynı şeyler Türkiye'de de dönmüyor değil. Televizyon zaten bunun için başlı başına bir araç. Kurtlar Vadisi diye bir dizi geçti bizim başımızdan. Devlet için her türlü şeyin yapıldığı, insanların feda edildiği. İnsanların refahı için oluşturulan düzenin, insanların refahı için insanlara yapmadığını bırakmadığı. Bugünlerde de Gladio diye bir filmi çıkmış. İlk bakışta anlaşılıyor zaten, toplum cephesinde devletin aklanmaya çalışıldığı.

Bunları yazmamın sebebi, izlediğim filmin moralimi bozmuş olması, Müslümanlara karşı yapılan saldırıların canımı sıkması, dayatılan düşüncelerin beni kızdırması olabilir. Bunları biliyorum, çünkü İslâm'ın temellerini ana hatlarıyla bildiğimi düşünüyorum. Ve biliyorum ki, bugün bu ülkede birkaç istisna hariç, ne sokakta, ne televizyonda gördüğümüz, gördüğünüz, gördükleri hiçbir şey İslâm'ı anlatamıyor. Belki iyi niyetli olabilirler, belki bunu başka amaçlarla yapıyorlar ama, bu İslâm değil. Bunu görmek için, okumak yeterli.

15 Kasım 2009 Pazar

Özeleştiri

Bulamadım bu sefer, sözlerime başlayacak okkalı iki söz, bir başlık ve yazacak bir şey...

Belki içimdeki sıkıntıdan, bunalmışlığımdan; belki de sadece yazmak istediğimden...

Yaptığım ödevde problem çıktı. Şu an için halledemiyorum bir türlü. Dün yaklaşık olarak 2 saat uğraştım; ancak, bir sonuca ulaşamadım. Ama biliyorum ki, onu bulduğum zaman bunların hepsine değecek, hata yaptığım konu iyice yerleşecek ve gelecek sefere daha dikkatli olacağım.

Kafamda hep aynı sorular... Neden, neden, neden, neden, neden?

Dört sene lisede okudum ve sonra mezun oldum. Mezun olurken dedim ki, şu dört senede acaba ne yaptım? Kendime bir katkım oldu mu? Yaptığım hatalar ve doğrular nelerdi? Ya da hiç hata yaptım mı? Başka bir soru da hiç doğru bir şey yaptım mı?

İnsanın mükemmel olamayacağını savunurum. Kendi aklıyla bir şeylere ulaşacağını, ama eksik kalacağını. Bu yüzden, "Hiç hata yaptım mı?" sorusunu elerken, yerine başka bir soru koyuyorum : "Bu hatalar nelerdi? Bunlardan ders çıkardım mı?"

Bu soruları gün geçtikçe kendime sormaya devam ettim. Ve baktım ki, gerçekten yaptığım bir şey yok. Sadece okula gidip geliyorum. Kimseyi kaale almıyorum, ama arkadaşlarım benim için kutsal. Onlar olmadan ben bir hiçim, sanki onlarla bütünleşmiş gibiyim. Onlar ne derse yapıyorum, şuraya gidelimi şunu yapalım diyorlar; ben de imkanım olduğu sürece iştirak ediyorum.

Bazen büyüklerim beni uyarıyorlar; yapma, etme diyorlar. Ben, dinlemiyorum.

Bugün, insanın acizliğini savunan ben, benim için en iyi olanı kendimin bileceğini (!) savunuyorum o zamanlar. Çok sonraları farkediyorum ki, yaptıklarımın mantıklı bir tarafı yok.

Tekrar bakıyorum: Dershaneye gitmişim, tam üç sene boyunca, aksatmadan. Ama farkediyorum ki, eğer çalışmayı bilseydim, böyle bir fedakârlıkta bulunabilseydim, aileme yük olmazdım. Fedakârlık derken gözünüzde büyütmeyin, buradaki tek fedakârlık, haftalık bir-iki tekrar. Dersler üzerine biraz kafa yorma, sadece o kadar.

Ama yapamamışım o zamanlar. Daha önemli dertlerim varmış. Ultima onlayn, nayt onlayn dedikleri bazı şeylere kaptırmışım kendini. Sanal dünyaya kapılıp, fiziksel gelişimimi engellemek bana çok cazip gelmiş. Başka yörelerden fiziksel gelişimini engellemek için çabalayan gençlere üstünlük kurmak için kendimi yırtıp durmuşum. Ama bundan ne onlar, ne de ben kazanç sağlayabilmişim...

Şimdi diyorum ki, insanı insan yapan kafasının içindekilerdir. Düşünceleridir. Onları ne derece sorgulayabildiği, onları ne derece geliştirebildiğidir. Geri kalanıysa, tabir-i câizse "hayvanî" olarak nitelendirebileceğimiz özellikleridir. Yemek yemek, uyumak, birtakım ihtiyaçlarını gidermek vb. Şöyle geçmişe yönelerek baktığımda, pek bir insanî tarafımın olmadığını görüyorum. Ne kafamdakileri sorguluyorum, ne de bugün yaptığım gibi her gece "Ben n'apıyorum?" diyerek davranışlarımı. Sadece keyfime bakıyorum, günlük yaşıyorum. Dünü, bugünü, yarını pek düşünmüyorum. Bugün çekinmiyorum, o zamanki halimi insanlıktan soyutlanmış, insanî tarafını bir kenara bırakmış biri olarak tanımlamaktan.

Bunların olmasında bir sürü şeyin etkisi gelebilir insanın aklına: Ailenin etkisi, arkadaşların etkisi, bulunduğu ortamın etkisi, televizyon etkisi, bilgisayar etkisi... Bunların etkisiz olduğunu savunduğum yok. Ancak, suçu bunlara atmamak lazım. Sonuçta bu fiilleri hayata geçiren benim, kimse kolumdan tutup, bunları yapacaksın, diyerek beni zorlamadı. İsteseydim, bunlardan vazgeçebilirdim.

Biliyorum, yaptıklarım iyi şeyler değildi. Bunu gençliğime verebilirim, diyorum kendi kendime. Sonra, o zamanlar küçüktüm, bunların farkında değildim diyorum. Bunları anlamam o zaman için imkansız olabilirdi. Kimseyi dinlemesem de, bazılarının bana bunları anlatabilecek düzeyde olduğunu da biliyorum, neden anlatmadılar? diye suçu tekrar onlara atıyorum. Ailemin bana destek çıkmadığını düşünüyorum.

Fasa, fiso. Hepsi de suçu başkalarına atma çabası. Çünkü korkuyorum, yanlış yaptım demeye. Kendimi suçlamaya korkuyorum. Suçu kendime bulmaktan korkup, hep başkalarının üzerine atıyorum. Burada tek suçlunun ben olduğunu bile bile kendimden gizliyorum.

Bu yüzden uzun sürüyor bunları anlamam. Suçun kendimde olduğu kanısına varınca, kaynağa ulaşıyorum ve artık çağ değiştiriyorum: Bunlara çözüm getirme çağı...

Bu sefer her yere saldırıyorum, doğru nedir diye. Doğru olanı bulabilmek için çevremdekilerin sözlerine kesin olarak inanmıyorum; eğer bir doğruya ulaşacaksam bunun kesin doğru olması için çabalıyorum. Tabii ki büyüklerin sözlerini dinliyorum, onların tecrübelerimden faydalanıyorum. Sonra kendi kafamda ölçüp biçip, bunların doğruluk payını kendime soruyorum. İhtimalleri gözden kaçırmamaya çalışırken, şüphecilikten de kafayı sıyırmamaya dikkat ediyorum.

Böyle başlıyor her şey. Böyle başlıyor bunları yazma sevdam. İşte böyle başlıyor, insan olarak hayatım.

5 Kasım 2009 Perşembe

Önyargı Üzerine

"Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur." Albert Einstein

Bu söz, aslında bize çok fazla söyleyecek bir şey bırakmıyor. Olanı biteni, tüm açıklığıyla ve seçikliğiyle anlatıyor. Ben sadece, kendimi tatmin etmek için geçtim gözlerimi mahveden bu aletin karşısına.

Ortaokuldayım. Bir arkadaşım vardı, ismi Mehmet. Kayseriliydi kendisi, benim baba tarafı da Kayserilidir. Bu yüzden onunla Kayseri muhabbetleri yapar dururduk. Bir keresinde bana, "Abi bir gün berbere girdim, saçımı kestireceğim. Oturdum sandalyeye, berber hem işini yapıyor, hem de hoş beş muhabbet ediyoruz. Sonra sordu, 'Nerelisin?', dedim Kayseriliyim. Adam birden muhabbeti kesti, bir şeyler oldu belliydi. O yüzden artık 'Ankaralıyım' diyorum." demişti.

Kayserililer kurnaz olarak bilinirler. Aslında Türklerin bir özelliği değildir bu, uzun süre Ermenilerle bir arada yaşadıkları için hem ticareti kapmış, hem de bununla beraber kurnazlığı da kapmışlar, diye anlatılır bize. Ne kadar doğrudur, tartışılır. Toplumumuzda da Kayserililer ilk olarak kurnazlıklarıyla ve üçkağıtçılıklarıyla anılırlar.

Burada, söylediklerimi açma ihtiyacı hissediyorum: "Kayserililer". Farkettiğiniz veya şimdi farkedeceğiniz gibi, Kayserinin tamamını dahil ettim. Demedim ki bunlardan biri böyle olmayabilir, arada istisnalar çıkabilir, aslında hepsi böyle değildir. Dediğim gibi, baba tarafı Kayserili, hiç bir kurnazlıklarını da görmedim. Üstüne, kurnazlık yönünden eksideler. Yani, Kayserililerin tamamı böyle değil.

Ancak, bunu kimseye anlatamazsınız. Bir kişiye Kayserililerden bir zarar gelmişse, sittin sene (böyle bir deyim var, Türkçe'si de 60 yıl demek, ama niye hala Arapça'sını söyleriz bilmem) o insanı ikna edemezsiniz, Kayseri'den iyi birilerinin de çıkabileceğini. Sebebi ise, daha tüm bunlara başlamadan önce belirtildi sanıyorum, alzaymır denen hastalık bende başlamadıysa.

Veya, "bayanlardan şoför çıkmaz." Açık konuşayım, karşıdan karşıya geçerken sürücüye dikkat ederim. Eğer bayansa, temkinli davranırım. Daha önce başımdan birkaç olay geçmiştir, bayanların trafikteki dikkatsizliği üzerine. Ancak, bu demek değildir ki tüm bayanlar aynı şekildedir, dikkat etmeden, ayna kullanmadan araba kullanırlar. İyi kullananları da vardır, kötüleri de.

Lisedeyiz. Oturuyoruz 4-5 kişi. Tabii, lisenin olmazsa olmazıdır; 5 kişi oturursunuz, yanınızda hızlı dönemlerini geçiren arkadaşlar uzaktan gelen farklı bir tip görürler, "Gıcık oldum lan şu bebeye, dur bi omuz çakıyım" derler. Bu erkekler içindi, bayanlar arasındaki bambaşka bir boyutta, kıskançlık biraz daha fazla günümüzde, konumuz da o değil, o yüzden değinmiyorum. Geri dönelim omuz "çakılan" insan evladına. Hiç bir sebep yok, ortada içgüdülerden başka hiç bir şey yok, kavga ettiniz. Amacınız içinizdeki kavga etme duygusunu tatmin etmek veya okulda itibar kazanmak. Bunları tatmin etmek için, hayvan sürülerinin kullandığı yöntemi kullanmak ne kadar insana yaraşır, size bırakıyorum.

Öyle değil mi gerçekten de? Aslan sürülerini düşünün, sürü liderini neyle belirler? Türkçe'si Ulusal Coğrafi (İngilizce bilgim bu kadar çevirmeme imkan sağladı) olan kanaldan izlediğimiz kadarıyla, bir lider zaten vardır. Sonradan başka bir erkek aslan gelir. Liderle bunlar kapışırlar. Yenen sürünün başına geçer veya başında kalır. Liseyle aradaki fark ise, arada bir omzun olmamasıdır.

Aslında, asıl aradaki fark daha derinde yatar. İnsanın insanlık özelliğini bir kenara bırakıp, materyalist düşünceye kapılarak kendini hayvandan farklı görmeyip böyle davranması vardır, kendi kanaatimce. İnsanlık duygularını bastırır, tamamen hayvanî duygularını ortaya çıkarır bir anda. Sonra bunu böbürlere böbürlere en aşağı 6 ay boyunca anlatır. Üst sınır yok, çünkü insan bu. Kendini hayvan zanneden bir insan.

İnsanın insanlığını bir kenara bırakmasında, bilim rol oynar. Ya da bilim demeyelim, bilime yaklaşım açısı diyelim. Bilime karşı olduğum yok, insanın hayatı boyunca bir şeyler öğrenme tutkusuyla geçirmesi gerektiğini düşünen birisiyim. Ancak, mevcut bilim anlayışı, mevcut sistemler, insanın insanlık yönünü kullanmamasını telkin ediyor sürekli. Biraz sorgulayın ve düşünün, aklı olan herkesin ulaşabileceği bir sonuçtur. Ancak bu ulaşım süresi, 1 gün de sürebilir, 1 yıl da, 40 yıl da.

Önyargıdan girdik, maddecilikten çıktık. Tebrik ediyorum kendimi. Koyacak bir başlık da bulamadım bu kadar konu çeşitliliği olunca. Burada anlatmak istediğim, liseli bir gencin önyargıları. İnsanın kafasının içindekilerle uğraşmak yerine, nedir bu dışındakilere olan takıntı? Ne giyiyorsa giysin kardeşim, bırak, sana ne? Ve işin en garibi de, bu iki insanın konuştuktan sonra muhtemelen kafa dengi çıkmasıdır. Hiç mi karşılaşmadınız?

Biz değil miyiz, bir konuyla karşılaştığımızda, bir derse girdiğimizde, ilk sayfaya bakarak "Ben bunu sevmedim, geç" diyen? Peki, biz değil miyiz, insanları dış görünüşlerine göre yargılayan, onları eksikliklerine göre peşin hükümlerle yerin dibine sokan? Bir insanın kusuru olabilir, bir insanın yanlışı olabilir, bir insanın cahilliği olabilir. Bunların insanda mevcut olması değiştirilemeyecekleri anlamına da gelmez, o insanın tamamen bu cahillik, eksiklik, yanlışlarla dolu olduğu anlamına da gelmez. Peki, biz kimiz de birini gördüğümüz zaman "Tamam ya, bu abc, xyz'lerden" deme hakkını kendimizde buluyoruz?

Gelelim medyaya. Bu ülkede nefret ettiğim unsurların başında gelen organizma. Bize derler ki: "Şu ülke böyle yaptı, bu ülke şöyle yaptı, şu adam şöyle dedi, bu adam böyle dedi." Biz de buna bakarak, ya bu ülkeyi veya adamı veya cismi veya herhangi bir şeyi severiz, beğeniriz, tek kalemde sileriz veya nefret ederiz. Ama içeriğini bildiğimiz yoktur. Hakkında hiç bir şey bilmeyiz. Doğruluk araştırmasına girişmeyiz. Sorgulamayız, orada aslında ne olup bittiğini. Sadece bize söylenenlerle yetiniriz.

Burdan sonraki yazımı sevmeyebilirsiniz, çünkü insanların bazı duygularına dokunan sorularla doludur. Bana göre asıl sorun, insanların hassas noktalarına dokunarak onları karşıya almakta değil, bu soruları sormamaktadır.

Bu ülkede bir süredir devam eden bir sorun var. Adı Kürt sorunu veya başka bir şey. Bize deniliyor ki: "Bu adamlar devlet kurmak istiyorlar. Zaten kurdular. Arada İsrail var. Amerika arkalarında, İngiltere yandan destek veriyor, Fransa şöyle, Rusya bizi hiç sevmedi..." Bir dakika arkadaşım, nefes al bir önce. Bunları zaten, her gün "komplo teorileri"yle dolu olduğunu düşündüğün medyadan dinliyorsun. Ben de dinliyorum. Bana açıkça ve düzgün konuş. Bu adamlar ne istiyor?

Bir kısım diyor ki, bu adamlar hain. Biz bunlara senelerce yer verdik yurt verdik, şimdi de kalkıp isyan ediyorlar. Bu kısmın kim olduğunu söylemeye bile gerek yok. İsmi biliniyor.
Başka bir kısım, yani kendileri, bize işkenceler yapıldı, bize eziyetler edildi, köylerimiz boşaltıldı, insanlarımız fail-i mechullere kurban gitti. Bunların da kim olduğu belli.

İkinci kısmın iddialarını, ilk kısma iletiyorsunuz. Diyorlar ki, "Ordan gelen adam burda ne diyecek ki başka? Zaten hepsi Kürt değil mi? Hepsinin kökünü kazıyacaksın."
Peki soruyorum: Eğer bu insanların bunları uydurma ihtimali varsa, bu eziyetleri yapanların "Biz bunları yapmadık" deyip, piyasada mevcut bulunan bütün sebepleri bir şekilde empoze etme ihtimali yok mu?

Bu konuyu daha fazla uzatmayacağım. Asıl değinmek istediğim nokta, sorunun böyle olup olmadığı değil, bunların sadece tek bir açıdan değerlendirilmesidir. Oradakilere sormadan, oraya gidip halkın tepkisini ölçmeden, onların bunları durduk yere yapıp yapmadıklarını bilmeden peşin hüküm vererek bir "ırk"ı çöpe atmaktır. Var mı aranızda oralara kadar gidip onların iddialarını, kanıtlarını dinleyen?

Bundan önceki yazımda insanın insana kulluğundan bahsetmiştim. Gördüğünüz gibi, medya sayesinde bu kavram iyice pekişiyor. Aciz kalıyoruz, kendimizi, düşüncelerimizi, insanları, fikirleri sorgulamakta. Konuyu bağlayamadım pek ama, sağlık olsun. Başta yazdığım gibi, nefsimi tatmin ettim sayılır. Bu bana yeter. Vesselam diyelim, burada bitirelim.

3 Kasım 2009 Salı

Yüce İnsan

Mükemmel bir insan: Her şeyi bilen, her şeye doğru yorumlar getiren, her şeyi önceden gören, her şeye gücü yeten, vsvs....

Ups, pardon. Onun adı artık insan değil de başka birşey oluyor. İsmi önemli değil, sadece başka bir şey.

Peki neden hala birileri en iyileri bildiğini, bunun dışındakilerin yanlış olduğunu iddia ediyor? Ya da hiç araştırmadan kendi bildiğinden daha iyisinin olabileceğini düşünmüyor? Çok mu iyi durumdayız? Mükemmel olmayan "insan"a resmen "kulluk" ediyoruz: Onların dediklerini yapıyoruz, onların koyduğu kanunlara uyuyoruz, onlar bize "Yapmayacaksınız!" dediği zaman kuyruğumuzu bacaklarımızın arasına kıstırıp tabanları yağlıyoruz...
Onların doğru dediği doğru oluyor, yanlış dediği yanlış. Tek doğru onlar oluyor, bizse değişik amaçlarla bunların arkasına takılıyoruz. Ama niye?
Hiç oturup araştırdık mı? Bu adamlar ne söylüyor? Neye göre söylüyor? Kaynak, kanıt?

Yo, hayır. Bunları düşünmeye hiç gerek yok. Bizim iyiliğimizi bizden daha iyi düşünenler var. "Bizim için, bize rağmen (!)" çalışıp çabalayanlar var. Nasıl oluyorsa artık, bizim iyiliğimiz için sürekli feda edilen biz oluyoruz.

Dönüp dolaşıp, kendi ipimizi kendimiz çekiyoruz. Neden? Çünkü en iyi "insan" bilir. Başka biri bu "en iyi bilen"in yaptıklarını sorguladığında, ona "Bunları yaparken dayanağın ne?" sorusunu sorduğunda, cevap "Kendim!" oluyor. Peki, bu "kendin"de bulunan aklın, mantığın, yargının dayanağı ne? Neye göre hüküm veriyor bu "en iyi bilen"? Bu verdiği hükümlerin sınırı neye dayanıyor? Seni her şeyi yapmaktan alıkoyan âciz aklın mı? Şapkamızı önümüze alıp düşünelim artık. Ne bu böyle?

Nasıl oluyor da, âcizlerin toplandığı bir merkezin, sınırı olmayan kanun yapma hakkını tanıyabiliyoruz? Bu âcizlerin aldığı kararlar günlük oluyor sürekli. Bu âcizler de bunun farkına varıncaya kadar, olan diğer âcizlere oluyor. Ya da, belki de farkına varmak istemiyorlar, kim bilir? Olma ihtimali var, çünkü onları bunu yapmaktan alıkoyacak bir "sınır" da yok, diğer âcizleri her şeyi yapmaktan alıkoyan bir sınır olmadığı gibi...

Sürekli birileri çıkıyor; başa geçince şöyle yapacağız, böyle yapacağız diyorlar... Ben şahsen henüz bir vaadin gerçekleştiğini görmedim, gören var mı? Seçerken de buna göre seçiyoruz; zaten kimse artık vaadlere güvenmiyor. Sadece, kendilerini kötü yönetimler yerine "kötünün iyisi" veya "nispeten iyi"lere bırakıyorlar. Peki niye? Neden iyi olanı, hakkımız olan istemiyoruz da, sürekli "kötünün iyileri"ne kendimizi bırakıyoruz? Çalsınlar da, daha az çalsınlar diye mi?

Düşünün artık, düşünün. İnsan her şeyi yapabilmeye kadir midir? Toplanan insanların "doğru"ya ulaşabileceğine inanan bir dünyada yaşıyoruz. Sınırı olmayan insanlar kendi refahları için başka insanların kafasına neden vurmasın? Az önce bir haber gördüm, İsrail büyükelçisi Rize Valiliğini ziyaret ediyor. Arada geçen tartışmadan sonra Büyükelçi: "Sizin de başınızda halkınızı tehdit eden bir unsur olsa, böyle yapardınız." diyor. İnsanları bunlardan alıkoyan bir şeylerin varlığı gerekli değil mi?

Yok, biz böyle iyiyiz. Bizlerle eşit olduğunu savunduğumuz insanlara kulluk ederek en iyisini yapıyoruz. Yönetimi insanlara bırakıp kendimize işkence ederek en iyisini yapıyoruz. Peki, biz mazoşist değiliz de, neyiz?

31 Ekim 2009 Cumartesi

Bu adam sahtekâr mı?

İlgimi çeken bir yazı...

(Alphonse de Lamartine, Historie de la Turquie, I, 276-280)
Alphonse_Lamartine

Hiç bir insan, isteyerek veya istemeyerek bundan daha ulvî bir gaye ortaya koymamıştır; zira bu gaye insanüstü idi, şöyle ki: Yaratan ile yarattıkları arasına sokuşturulan hurafeleri kökünden temizlemek, doğrudan Allah'ı insana, insanı Allah'a tevdî etmek, putperestliğin uydurma ve maddî ilahlarından oluşan bu kargaşa ortamında kutsal ve mâkul Ulûhiyet düşüncesini tekrar canlandırmak.
Hiç bir insan, bu kadar zayıf imkân ve araçlarla, insan gücüyle üstesinden gelinmesi imkansız bir eser ortaya koymaya kalkışmamıştır. Çünkü, bu kadar büyük bir gayenin anlaşılabilmesi ve gerçekletirilmesi için, kendisi dışında başvurabileceği tek araç ve yardımcı, çölün bir köşesindeki bir avuç câhil Bedeviden başkası değildi.
Nihayet hiç bir insan, yeryüzünde dasha az zamanda bu kadar muazzam ve bu kadar devamlı bir inkılâbı gerçekleştirememiştir; zira tebliğinin üzerinden henüz iki yüzyıl[20 olarak okuyunuz] geçmeden İslâmiyet, gerek tebliğ ve gerekse silah zoruyla, Arabistan'ın üç ayrı istikametinde hüküm sürüyor, İran'ı, Horasan'ı, Mâverâu'n-nehir'i, Batı Hindistan'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, Habeşistan'ı, Kuzey Afrika olarak bilinen bölgeleri, Akdeniz'deki birçok adaları, İspanya'yı ve Galya'nın bir bölümünü Allah'ın birliği anlayışı içinde bir araya getirmeye çalışıyordu.
Gayenin büyüklüğü, imkânların küçüklüğü ve alınan sonucun büyüklüğü insan dehâsının üç ölçüsü olarak kabul edilecek olursa, insanî değerler açısından modern tarihin önde gelen bir şahsiyetini Muhammed ile karşılaştırmaya kim cüret edebilir! Bunların en ünlülerinin yaptığı şey, sadece silahları, yasaları, imparatorlukları harekete geçirmek olmuştur; tabii, bunun sonucunda ortaya bir şey koyabilmişlerse, bunlar da genellikle kendilerinden önce yıkılıp giden maddi güçler olmuştur. Oysa O (AS), orduları, yasama erklerini, İmparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve yeryüzünün meskun kısımlarının üçte birlik bölümünde yaşamakta olan milyonlarca insanı harekete geçirdi; ama o bunun yanı sıra tapınakları, ilâhları, dinleri, düşünce sistemlerini, inançları ve ruhları da harekete geçirdi; her harfi kanun olan bir Kitap üzerine, her dilden ve ırktan insan topluluklarını kapsayan manevî bir milliyet tesis etti. Bu Müslüman milliyetinin silinmez karakteri olarak, sahte ilahlardan nefret etmeyi ve maddeden münezzeh bir Allah sevgisini aşıladı. Manevî değerleri çiğneyenlerden intikam almayı amaç edinen bu davranış, Muhammed'in izinden gidenlerin fazileti oldu; yeryüzünün üçte birlik bölümünde onun getirdiği hükümlerin egemen olması onun bir mucizesi idi, daha doğrusu bu, bir insanın değil, aklın mucizesi idi. Uydurma ilah anlayışlarının artık bıkkınlık verdiği bir sırada ilan edilen Allah'ın birliği düşüncesi, bizatihi öyle bir erdem taşımaktaydı ki, bu düşünce, daha onun dudaklarından dökülürken, eski putlara ait bütün mabetleri yaktı ve kendi nuruyla dünyanın üçte birini aydınlattı.
Bu adam sahtekarın biri miydi? Onun hayatı boyunca yaptıklarını iyice tektik ettikten sonra biz böyle olduğuna inanmıyoruz. Sahtekârlık, görüş ve kanaatlerin ortaya konulmasında ikiyüzlülük demektir. Yalanın asla doğruluk özelliği olmayacağı gibi, ikiyüzlülüğün de ikna etme gücü ve kudreti yoktur.
Mekanikte projeksiyon (yansıma) gücünün itme gücünün tam ölçüsü olması gibi, aynı şekilde eylem ve faaliyet de, tarihte ilham gücünüğn ölçüsü demektir. Bu kadar yükseğe, ileriye ve uzun zamana hitap eden bir düşünce, gerçekten güçlü bir düşünce demektir; bu kadar güçlü olabilmek için ise, tamamen samimi ve kendi davasına inanmış olmak gerekir...
Fakat onun hayatı, eseri, ülkesindeki batıl inançlara karşı kahramanca mücâdelesi, putperestlerin öfkeleri karşısındaki gözü pekliği, onlara Mekke'de 15 [13 olacak] yıl dayanmakta gösterdiği sebatı, toplumda infial uyandıran görevinde ısrar etmesi ve neredeyse hemşehrileri tarafından öldürülecek noktaya gelmesi ve nihayet Hicret edişi, insanlara sürekli olarak öğüt ve nasihatta bulunması, benzersiz savaşları, başarılara olan güveni, terslikler ve sıkıntılar karşısında bile kendisine olan güveni, zaferde âlicenaplığı, asla baskıcı olmayan düşünce yapısı, sonsuz duası, Allah'la yaptığı gizemli konuşmaları, vefatı ve kabre konulduktan sonra gerçekleşen zaferi, ortada sahtekârlıktan ziyade mutlak bir inancın olduğunu kanıtlamaktadır. Ona bir düşünce yapısı kurma kudretini işte bu inanç vermiştir. Bu düşünce yapısı iki yönlü idi; Allah'ın birliği ve Allah'ın maddi bir valık olmaktan uzak oluşu; biri Allah'ın ne olduğunu, diğeri ne olmadığını söylüyordu: Birisi kılıçla sahte ilahları deviriyor, diğeri ise söz sayesinde bir düşünceyi başlatıyordu.
Filozof, hatip, havari, kanun koyucu, savaşçı, düşünceleri fetheden, mâkul ve mantıklı düşünce sistemleri ve sûretsiz bir din tesis eden, yeryüzünde yirmi imparatorluğun ve tüm gönüllerde ise tek bir imparatorluğun kurucusu: İşte Muhammed!
Beşerî büyüklüğün hesalandığı bir türlü ölçüye vurulduğunda, hangi insan daha büyüktür?

29 Ekim 2009 Perşembe

Çağdaş Düşünce

Selam ile.

Bugün bir arkadaşımla konuştum. Kendisiyle güncel bazı meseleleri tartıştık. Artık sıkılmaya başladım, insanların önyargılarından, umursamazlığından, atgözlüğü takıp gerçekleri gözardı etmelerinden, sonra bunların yalan olduğunu iddia etmelerinden...

Benim de bunların tamamiyle gerçek olduğunu iddia ettiğim yok, çünkü henüz tam anlamıyla araştırmış değilim. Ancak araştırılmadan, "Yok öyle bir şey" denilmesi iyiden iyiye sinirimi bozuyor. İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin sözü geliyor aklıma, "Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım, başım göğe değerdi."

İnsanlar neden kendi fikirlerinin hâricinde birşey olduğunu gözardı ediyor? Kendilerinin tek doğru bilgini olduğunu iddia etmeseler de neden böyle düşünüyorlar? Birileri onlara fazla düşünmemelerini mi öğütlüyor? Ya da el altından, belli etmeden mi bunu onlara söylüyorlar?

Bir düşünün: Televizyonda çıkıp kimse "Dünyanın şurası şöyle, şöyle söylüyorlar, böyle yapıyorlar." demiyor. Aksine, "Dünyanın şurasındaki şu davranış tamamen gerici, bu davranış bize tamamen ters düşer, söylediklerini kaale almaya bile gerek yok." tarzı şeyler söylüyorlar. Gerçekten anlamlandıramıyorum...

Şöyle bir bakalım günlük hayatımıza. Kendimizi sorguya çekelim, özeleştiri yapalım.

Henüz 6. sınıfa başlamamış veya yeni başlamış bir çocuk: " Bugün arkadaşlarla internet kafeye gittik." Peki dün? "İnternet kafedeydik." Bilin bakalım, yarın nerede olacaklar? Bu çocuklar henüz gelişme çağında. Fiziksel etkinlikleri üst düzeyde olması gerekirken, sanki birileri onları özellikle erkan başına gömüyor... Beynin gelişme aşamasında çocuklara böyle bir koşullandırma sunuyor, artık ne istiyorsa!?

Liseli bir genci alalım: N'aptın bugün? "Okula gittim." Ne öğrendin? "İşte gırgır şamata, hoca dersi boş bıraktı biz de arkaya geçip kağıt oynadık." Vay anasını, görüyor musunuz müthiş eğitim sistemimizi? Hadi geçtik artık okulu, ondan sonra ne yaptın? "Arkadaşlarla bir yerlere gittik." Evet, böyle bir kural var zaten. Yakında anayasaya girecektir. 'Liseli bir öğrenci, günün 15 saatini arkadaşlarıyla geçirmek zorundadır.' Niye? 'Akşama kadar geyik yapsınlar' diye. Sonrası? Sonrası yine bilgisayar...

Sadece bilgisayar mı? Futbol var bir de tabii. Kulüp başkanları paranın dibine vursun diye, gençler birbirleriyle kavga edip dururlar. Ölümüne bağırıp çağırırlar, polise kafa tutarlar, birbirlerini kırıp dökerler. Biri bana burdaki mantıklı tek davranışı açıklasın!

Üniversite gençliğine hiç girmiyorum. Okulunu "gezip tozalım" diye uzatan, kütük olarak girip yontulmadan çıkan bir gençliğe hiç yorum getiresim yok. Burada tek suçlu gençler mi peki?

Ya onların başındakiler? Onlara ne demeli? Onları ne yapmalı? Parasını verip okula gönderiyorlar gerçi, daha ne yapsınlar?

Bazı insanlar yalnızlıklarını gidermek için köpek alırlar evlerine. Ama eve sokmadan öcne, sağlam bir eğitime gönderirler ki eve zarar gelmesin. Peki, yukardaki örnekle şimdikinin arasındaki 7 farkı bana açıklayabilecek var mı?

Belki diyoruz, bu yetişkinler de benzer bir eğitimden geçtiler. Kısır döngü, dolaşıp duruyor. Sanki, birileri sürekli düşünceyi baskılamaya çalışıyor. Peki neden?

Komplo teorilerine girmeyeceğim. Çünkü hepsi, aynı komplo teorisinin parçası. Şahsî kanaatim, hepsinin insanları bir yerlere yönlendirme çabası içinde olduğu yönünde. Bu yüzden, olaylara geniş bakmak gerekiyor. Geniş bakmak için, okumak gerekiyor. Okuyabilmek için, düşünmek gerekiyor. Tarafsız olmak gerekiyor. Mantıklı, makul olmak gerekiyor. Şimdi, yazının en başına dönüp, tekrar tekrar okuyabilirsiniz. Bu kısır döngüye dahil olabilirsiniz. Ya da, mesela, çözüm üretebilir veya çözüm arayabilirsiniz, değil mi? Boş boş oturmaktan iyidir.

27 Ekim 2009 Salı

Merak ettim...

Merak ettim, bir insan neden kendini bir blogda ifade eder? Sosyalleşmek için mi?Sosyalleşmek için sürekli bakıştıkları bir monitörü ve elini üzerinden hiç ayıramadığı bir klavyeyi aracı olarak kullanmak ne kadar mantıklı?

İçindekileri dökmek için mi? İnsanlar bu kadar yalnız mı? Açılacakları, sinirlenecekleri, beraber yiyip içecekleri, tartışacakları, beraber düşünecekleri dostları kalmamış mı bu dünyada? Yalnız kalabalıklara mı dönüşmüş artık tüm insanlık? Birbirleriyle aynı ortamda bulunmak için çıkardan başka bir ortak özellikleri yok mu?

Para kazanmak için mi? 3 kuruş için bir kapalı kutuya girmeye, güneş ışığını kenara bırakmaya, saatlerce aynı yerde oturmaya ne gerek var? Neden para kazanmak bir insanın tek başına oturmasını gerektirsin?

İnsanlara ulaşmak için mi? İnsanlara niçin ulaşsın? Tek amacı hayatını idam ettirmek olan, kendisine yalnız kalabalıklarda çoktan yer ayırttırmış, 9-5 çalışıp eve geldikten sonra televizyon başına yığılan insan kitlelerinin diğer insanlara ulaşmak gibi bir derdi neden olsun ki? Neden...

Hello World!

Herhalde, bilgisayar mühendisliğinde okuyan birisi için daha farklı bir başlangıç garip kaçardı. Ya da başka bir giriş bulamadığımızdandır, kim bilir?

"İlk mesajıma hoşgeldiniz" tarzı birşey de olabilirdi belki, "Merhabalar" da yeterli olabilirdi. Veyahut "Es-selamu aleykum" deyip lafa girmek ihtimal dahilinde sanki. "Selam olsun benden Anadolu'ya!" demişti şair, değil mi? Ben de öyle bir şey diyeyim o zaman: Selam olsun benden ekran başına gömülmüş Anadolu kalıntılarına!

Blogun teması, kendim bir tema yapana kadar mevcut kalacaktır. İdare ediniz.

Kendileri hakikaten ilk mesajımdır, tarih de 27 Ekim 2009 Salı. Yazın bir kenara, belki lazım olur. Şimdi biraz izninizle ödevlere gömüleyim.

Eleştiri ve Düzeltme: Öyle bir bitirmişim ki yazıyı, sanki blogu açtıktan 5 dakika sonra yazılmış yazıyı milyonlar okuyor. Gençlik heyecanı işte. İdare ediverin. (5 Nisan 2010)