(Alphonse de Lamartine, Historie de la Turquie, I, 276-280)

Hiç bir insan, isteyerek veya istemeyerek bundan daha ulvî bir gaye ortaya koymamıştır; zira bu gaye insanüstü idi, şöyle ki: Yaratan ile yarattıkları arasına sokuşturulan hurafeleri kökünden temizlemek, doğrudan Allah'ı insana, insanı Allah'a tevdî etmek, putperestliğin uydurma ve maddî ilahlarından oluşan bu kargaşa ortamında kutsal ve mâkul Ulûhiyet düşüncesini tekrar canlandırmak.
Hiç bir insan, bu kadar zayıf imkân ve araçlarla, insan gücüyle üstesinden gelinmesi imkansız bir eser ortaya koymaya kalkışmamıştır. Çünkü, bu kadar büyük bir gayenin anlaşılabilmesi ve gerçekletirilmesi için, kendisi dışında başvurabileceği tek araç ve yardımcı, çölün bir köşesindeki bir avuç câhil Bedeviden başkası değildi.
Nihayet hiç bir insan, yeryüzünde dasha az zamanda bu kadar muazzam ve bu kadar devamlı bir inkılâbı gerçekleştirememiştir; zira tebliğinin üzerinden henüz iki yüzyıl[20 olarak okuyunuz] geçmeden İslâmiyet, gerek tebliğ ve gerekse silah zoruyla, Arabistan'ın üç ayrı istikametinde hüküm sürüyor, İran'ı, Horasan'ı, Mâverâu'n-nehir'i, Batı Hindistan'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, Habeşistan'ı, Kuzey Afrika olarak bilinen bölgeleri, Akdeniz'deki birçok adaları, İspanya'yı ve Galya'nın bir bölümünü Allah'ın birliği anlayışı içinde bir araya getirmeye çalışıyordu.
Gayenin büyüklüğü, imkânların küçüklüğü ve alınan sonucun büyüklüğü insan dehâsının üç ölçüsü olarak kabul edilecek olursa, insanî değerler açısından modern tarihin önde gelen bir şahsiyetini Muhammed ile karşılaştırmaya kim cüret edebilir! Bunların en ünlülerinin yaptığı şey, sadece silahları, yasaları, imparatorlukları harekete geçirmek olmuştur; tabii, bunun sonucunda ortaya bir şey koyabilmişlerse, bunlar da genellikle kendilerinden önce yıkılıp giden maddi güçler olmuştur. Oysa O (AS), orduları, yasama erklerini, İmparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve yeryüzünün meskun kısımlarının üçte birlik bölümünde yaşamakta olan milyonlarca insanı harekete geçirdi; ama o bunun yanı sıra tapınakları, ilâhları, dinleri, düşünce sistemlerini, inançları ve ruhları da harekete geçirdi; her harfi kanun olan bir Kitap üzerine, her dilden ve ırktan insan topluluklarını kapsayan manevî bir milliyet tesis etti. Bu Müslüman milliyetinin silinmez karakteri olarak, sahte ilahlardan nefret etmeyi ve maddeden münezzeh bir Allah sevgisini aşıladı. Manevî değerleri çiğneyenlerden intikam almayı amaç edinen bu davranış, Muhammed'in izinden gidenlerin fazileti oldu; yeryüzünün üçte birlik bölümünde onun getirdiği hükümlerin egemen olması onun bir mucizesi idi, daha doğrusu bu, bir insanın değil, aklın mucizesi idi. Uydurma ilah anlayışlarının artık bıkkınlık verdiği bir sırada ilan edilen Allah'ın birliği düşüncesi, bizatihi öyle bir erdem taşımaktaydı ki, bu düşünce, daha onun dudaklarından dökülürken, eski putlara ait bütün mabetleri yaktı ve kendi nuruyla dünyanın üçte birini aydınlattı.
Bu adam sahtekarın biri miydi? Onun hayatı boyunca yaptıklarını iyice tektik ettikten sonra biz böyle olduğuna inanmıyoruz. Sahtekârlık, görüş ve kanaatlerin ortaya konulmasında ikiyüzlülük demektir. Yalanın asla doğruluk özelliği olmayacağı gibi, ikiyüzlülüğün de ikna etme gücü ve kudreti yoktur.
Mekanikte projeksiyon (yansıma) gücünün itme gücünün tam ölçüsü olması gibi, aynı şekilde eylem ve faaliyet de, tarihte ilham gücünüğn ölçüsü demektir. Bu kadar yükseğe, ileriye ve uzun zamana hitap eden bir düşünce, gerçekten güçlü bir düşünce demektir; bu kadar güçlü olabilmek için ise, tamamen samimi ve kendi davasına inanmış olmak gerekir...
Fakat onun hayatı, eseri, ülkesindeki batıl inançlara karşı kahramanca mücâdelesi, putperestlerin öfkeleri karşısındaki gözü pekliği, onlara Mekke'de 15 [13 olacak] yıl dayanmakta gösterdiği sebatı, toplumda infial uyandıran görevinde ısrar etmesi ve neredeyse hemşehrileri tarafından öldürülecek noktaya gelmesi ve nihayet Hicret edişi, insanlara sürekli olarak öğüt ve nasihatta bulunması, benzersiz savaşları, başarılara olan güveni, terslikler ve sıkıntılar karşısında bile kendisine olan güveni, zaferde âlicenaplığı, asla baskıcı olmayan düşünce yapısı, sonsuz duası, Allah'la yaptığı gizemli konuşmaları, vefatı ve kabre konulduktan sonra gerçekleşen zaferi, ortada sahtekârlıktan ziyade mutlak bir inancın olduğunu kanıtlamaktadır. Ona bir düşünce yapısı kurma kudretini işte bu inanç vermiştir. Bu düşünce yapısı iki yönlü idi; Allah'ın birliği ve Allah'ın maddi bir valık olmaktan uzak oluşu; biri Allah'ın ne olduğunu, diğeri ne olmadığını söylüyordu: Birisi kılıçla sahte ilahları deviriyor, diğeri ise söz sayesinde bir düşünceyi başlatıyordu.
Filozof, hatip, havari, kanun koyucu, savaşçı, düşünceleri fetheden, mâkul ve mantıklı düşünce sistemleri ve sûretsiz bir din tesis eden, yeryüzünde yirmi imparatorluğun ve tüm gönüllerde ise tek bir imparatorluğun kurucusu: İşte Muhammed!
Beşerî büyüklüğün hesalandığı bir türlü ölçüye vurulduğunda, hangi insan daha büyüktür?