4 Aralık 2010 Cumartesi

Düz Yazı

Geldik fasulyenin faydalarına.

Neden böyleyim? Soru sormaktan korkan, cevap vermekten korkan, tepki göstermekten korkan, tepki görmekten korkan... Neden böyleyiz?

"Ben buradaysam burada olduğumun bilincine varın, ona göre davranın!" demek varken, neden sürekli sineye çekilme ihtiyacı duyar insan? "Nasılsa birileri çıkar şimdi bir şey söyler." mi yoksa?

Yine bir sorgulama dönemi; acımasızca ezip geçen. Yaptığın herşeyi, düşündüğün, düşlediğin, bildiğin, bilmediğin, yapmadığın, yapamadığın herşey.

Cevaplananlar, atlananlar, geçiştirilenler, cevapsız kalanlar, boş bırakılanlar, joker kullanılamayanlar...
Nedir hocam, nedir doyuracak olan? Nedir bu soruların cevabı, böyle boş mu kalacak yerleri? Daha sonra değerlenir diye uykuya mı yatıralım bu boşlukları Sincan civarındaki arsalar misali? Yoksa, boşluklar dolu mu? Virüsle, bir karatıyla... Bekletelim de, içimizdeki Truva atı patlamak için büyüsün mü?

Fedakarlık... Tepkisellik... İdealistlik... Sabırlılık... Kararlılık... Hepsinin aynı anda durma imkanı var mı?

Nedir bu uzaklaşmanın sebebi? Nedir bu nereden uzaklaştığını, uzaklaşıp uzaklaşmadığını, göreceliği görüp nerede olduğunu bilememe?

Ne yapmak lazım "Biz neyiz ulan?" deyip cevap alınamadığında? Ya alamadığımız cevap hep kapsama alanı dışındaysa? diye düşünüp duruyorsa insan, ne yapmalı?

Sinir krizleri bizi nereye götürmeli? Rahatlama, yıkım, haftalarca sızlayan bir el, korkan gözlerle bakan, her an potansiyel patlamadan ürken bir ceylan...

Karar verip, çalışmaya başlamak için, fedakarlıkları göze alıp, zorluklardan kaçınmayıp, değişmeye başlamak için illâ vahiy mi gelmesi lazım? Ahlakî olmak için, kıyametin gelip çatması mı lazım? Aklın başa gelmesi için, çok geç mi olması lazım?

"Putları reddet, ideallerini koru!" diye bir söz görüp de, durmak niye?
Görüp de aldanmak niye? "Yeter!" diyememek niye...
Hiçbir tesir göremeyip duraklamak niye...

Kapılmak niye? Boş şeylere, gereksizlere, Doğan görünümlü Şahinlerin aynasındaki çizik cd'lere takılmak niye?
Hayal dünyasından çıkamamak, herşeyi hayal ettiği gibi görmek niye? Gerçek dünyayı yoksayınca, zulümler, işkenceler, hakaretler mi kayboluyor sanki?
Unutmak niye? Yarını, sonrasını, daha sonrasını, en sonunu... Bâkî'den başka baki mi vardır ki?

Korkmak niye? Korkarak inanmak, başka bir yakıt bulamamak ilerlemek için, başka bir yakıt bulamayacak kadar teknikten uzak olmak...

Paylaşmamak, mecaza başvurmak, içine atmak, kendi kendine çözeceğini düşünmek, tepki göreceğini düşünmek, yanlışa bile bile atlamak, düzelttiğini düşünmek, düzeltebileceğini düşünmek, hesabını unutmak, niye ulan?

16 Eylül 2010 Perşembe

Heyecanı Farklı Bir Bayram

Geçmiş Ramazan bayramınızı tebrik ederim.

Bir bayramı daha geride bıraktık: Akraba ziyaretlerimizi yaptık, bayramlarını tebrik edip ellerini öptük, cebimizi harçlıklarla doldurup, dişlerimizi yediğimiz şekerler sebebiyle asit içinde bırakarak bir bayramı daha sonlandırdık.

Bir başkaydı bu bayram: Bayramın ertesi günü referandum vardı. Bayrama bile gölge düşürdü. İnsanlar, "Hayırlı olsun!" demeye çekindi. Halbuki, ne kadar güzel bir sözdür... Şu veya bu olsun yerine, "Hangisinin hayırlı olacağını bilen hayırlısını nasip etsin!" demek ne kadar güzeldir... Siyasi bir tartışma bu güzelliğe bir darbe vurdu. En yakınlarımızla tartışmalara girdik. Yeri geldi birbirimizi üzdük.

Acaba bunlara değer miydi? Birbirimizi üzmeye, bayram heyecanını terkedip siyasi tartışmalara dalmaya değer miydi? Cevap açık: Evet, değerdi.

Türk halkı, darbecilere bir mesaj verdi. Devletin üst kademelerini ele geçirip buraya çöreklenmiş kadrolara gözdağı verdi: Biz geliyoruz. Kafanıza eseni yaptığınız, bizim değerlerimizi yoksaydığınız günler geride kaldı.

Son 8 yıldaki her seçimde olduğu gibi, Aziz Nesinler boy göstermeye başladı sosyal paylaşım sitelerinde... Hakaretler edildi, "Yanlışı gördüğünüzde biz sizin yanınızda olacağız." denildi. "Bu ülkede %42 bir çoğunluk bunu istemiyor!" denildi. Bu da bir gelişme tabii. 80 yıldır seçimde mağlup olan tarafın hatırlanmadığını düşünürsek, iyi bir gelişme.

AK Parti'ye çok güvenim yok; sonuç olarak destekli yürüyorlar. Ancak, kendilerini destekleyen kesmin istediği sistem, Türkiye'nin darbeci zihniyetini mağlup edecektir. En azından daha adil bir Türkiye'ye kavuşacağımızı umut ediyorum. Geçmişimizle hesaplaşıp, varolan statükoyu devirmek için olumlu bir adım.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Sağlam Bir Zemin

Selamların en güzeliyle.

Bugün evde yalnızım. Ailem şehir dışına çıktı. Dönerler yakın zamanda.

Sabahleyin kahvaltıda yumurta yapmıştım kendime, iki tane yumurta kırıvereyim dedim. Mağrifetli olduğumu göstermek için anlatmıyorum. Bu konuda çok mağrifetli de sayılmam zaten. O yüzden yumurtanın bir kısmı tavaya yapıştı zannedersem. E tabi, onları da yiyemedim haliyle.

Kahvaltı bittikten sonra bulaşıkları kaldırdım. Yumurtayı yaptığım tavanın içine su doldurup kenara koydum. Diğer malzemeleri de dolaba yerleştirdim.

Az önce mutfağa gitmiştim. Bir baktım ki tavaya, sabahleyin biraz beceriksizliğimden kaynaklanan heba olmuş yumurta katmanı, suyun içinde yüzüyor resmen. Halbuki, yerken hiç öyle çıkacakmış gibi durmuyorlardı. Bulaşıkları da ben yıkayacağım için, "Bunlar beni kesin uğraştırır" diye geçirmiştim içimden. Ama şimdi, beni uğraştıracak olan yumurta katmanı su içinde yüzüyordu. O an, yumurta kalıntılarıyla aramda geçen konuşmayı sansürsüz olarak aktarıyorum: "Lan, iki bardak suya tav oldun hemen ha."

Bu olay, bana 28 Şubat süreciyle dönüşüme uğrayan, sert görünürken "iki bardak suya tav olan" Müslüman kesimi hatırlattı nedense. 90'larda küresel olaylarla beraber sanki İslam yükselişe geçmiş gibi görünmüş herkese. Sonra (post-modern diye tabir edilen) bir darbe olmuş, ardından herkes yumurta kalıntıları misali suyun içinde yüzmeye başlamış.

Demek ki, temelin sağlam olması lazım. Zemini iyi oturtmak lazım ki, esintiler, rüzgarlar, fırtınalardan dahi etkilenmeyelim. Baskılar, dayatmalar, engellemek isteyenler karşımıza çıkacaktır. Bunların üstesinden gelmek için, kendimizi ve çevremizi iyi gözlemlememiz lazım. Neye inandığımızı, neyin peşinde koşturduğumuzu iyi ve doğru belirlememiz lazım. Bu yolda ilerlerken, çalışmayı bırakmamamız lazım.

Hazır gündemdeyken, insani - İslami yardım konusuna da el atma ihtiyacı duydum. Her insan bir fıtrat üzerine doğar. Yani, her insan hak dine, Allah'ın dinine meyilli olarak doğar. Modern anlamda "insani" olarak nitelendirilen şey, bu fıtratın bir sonucudur. İnsani olarak nitelendirilen şeyler Allah'ın insanlara bahşettiği fıtrata uygundur. Ve aynı zamanda, fıtrat da hak dine uygundur. İslami olanın insani olandan ayrılması söz konusu değildir. İnsani olanın da İslami olandan ayrılması söz konusu olamaz.

Eh, burada bitireyim. Bulaşıklar beni bekler.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Uzun Bir Ara

Selam olsun, bizden gözlerini patlatırcasına ekranla muhatap olanlara.

Şu sıralar vizelerim devam etmekte. Aynı zamanda, muhtelif faaliyetlerim de diğer yandan bastırmakta. Bir Müslüman olarak, temel eğitimimi tamamlamam, bununla kalmayıp daha ilerisine gitmem ve sorumluluklarımı yerine getirmem gerekiyor. Hele şu sınavlar bitsin, zamanımın daha büyük bir bölümünü tefekküre ayırabileceğim, böylece yazacak bir şeylerim olacaktır inşallah.

Esen kalınız.

16 Şubat 2010 Salı

Selam

Allah'ın selamıyla başlayalım, üzerimize düşenin çok az bir kısmını yapmış olalım.

Hazır böyle başlamışken, açıklayalım bari niye böyle yaptık. Bu bir sorumluluktur açıkçası. Bu dine mensup olup onun gereklerini yerine getirmeyi kendilerine borç bilenler, birbirlerini gördüklerinde selamlaşırlar. Günlük telaş sırasında çok önemli bir şeydir bu. İnsanlar, dünya işlerine dalıp Allah'ı unutabilir. Biri gelip size Allah'ın hala bir yerlerde olduğunu hatırlatır. İşlerinizde dikkatli olmanızı, sonuçta tekrar ona döndürüleceğinizi size hatırlatmış olur.

Müslümanların günlük işlerini düzenlerken ölçütleri hep bu olmuştur: Allah'a döndürülecek olmak... İşlerini buna göre düzenlerler; herhangi bir adaletsizlikten kaçınmaya çalışırlar. Birbirlerini ve gayri müslimleri kırmamaya özen göstermeleri kendileri için daha iyidir. Çünkü, bu dünyanın gelip geçici olduğunu bilip asıl yaşamlarına kendilerini hazırlarlar. Herhangi bir haksızlıktan kaçınmaya özen gösterirler. Kötülükten men edip, iyiliği emretmeleri gerektiğini hatırlatır bu söz onlara.

Sonra, Allah'ın birliğini de hatırlatır. Tevhid inancını hatırlatır. Allah'tan başka bir ilah olmadığını hatırlarlar gün boyu. O'na ortak koşmanın cezasının çok ağır olduğunu hatırlarlar. O'nun emirlerine uymamanın karşılığını göreceklerini bilirler, bu yüzden temkinli davranırlar.

Selam, karşıdakine "Benden zarar gelmez, Allah'ın selamıyla geliyorum sana." demektir. Selam, önemli bir ritüeldir İslam toplumunda. Ne kadar İslam toplumu olmasak da, küçük adımlarla ona doğru ilerlemek lazımdır. Dünya turları bile, küçücük adımlarla başlar...

11 Ocak 2010 Pazartesi

Sınav...

Sınavlarım var, yakındır zamanı. Ha bugün, ha yarın; ne fark eder ki... Unutuyorum çoğu zaman, aslında sürekli kendimi sınadığımı. Ama bir taraftan da güzel oluyor, insanın kendini sınaması.

"Sınav" dedikleriniz, gelip geçiyor böylece, çabucak. Kendinizi en ağır şekilde eleştirmeyi gözünüz kesiyorsa, dışardan bakanları artık önemsemiyorsunuz. Ne fark eder? Ne fark eder? Ne fark eder kimin ne söylediği? Çabuk unutan bir milletiz. Onlar da unutur, biz de unutur gideriz...

Koalisyon iktidarları sırasında İslâm'ı yerden yere vuran, başörtüsü yasağını en üst düzeye çıkaran MHP; yaptıkları despotluk yetmezmiş gibi bir de bugünün iktidarlarını suçluyor. Dün ne yaptığını unutan, bugün "Başörtüsü yasağı kaldırılsın!" diye yasa tasarısı hazırlıyor. Çabuk unutuyoruz...
İnsanlara zorla üniforma giydiriliyor, giymek istemeyenler buz gibi hücrelerde çıplak vaziyette günlerce bekletiliyor. Sonra, peki sonra? Aynı zihniyet, bu ülkeye nisbî bir özgürlük getirenleri despotlukla suçluyor!
Diyeceksiniz, tabii ki diyeceksiniz. Diyeceksiniz ki sen bu ülkede yaşamıyor musun? Sen bu ülkeye borçlusun! Sen vatansever değil misin? Sana ekmek veren, seni "terör"e karşı koruyan ülkeye minnet göstermiyor musun? Sen vatansever değil misin?
Vatanseverlik nedir? Önce buna bakalım. "Hadis" külliyatından bir söz alalım, öyle devam edelim: "Mevz-u bahis vatan ise, gerisi teferruattır." Tahmin edin kim söylemiş?
Sonra sözü açalım. Diyor ki, vatan tehlikedeyse, vatanın tehlikede olduğunu önceden sezen büyüklerin sana emrederse, mızrağını alıp, zırhını çekip gerekirse değirmene saldıracaksın! Soru yok! Emre itaatsizlik olur yoksa, vatan haini olursun.
Gerekirse kulaklardan tesbih yapacaksın. "Kelle" alacaksın. Ama ne uğruna? Vatan uğruna... Vatan adına her haltı yemek; olay vatan olunca insanlığı unutup, adaleti unutup, kılıcı çekip sağa sola sallamak vatanseverlikse, ben vatansever değilim arkadaş!
Vatanseverlik, verilen emri sorgulamadan yapmaksa ben yine vatansever değilim. Yapamam, inançlarıma aykırı, dinime aykırı. Sorgulamadan bir emiri yerine getirmek karşıdaki kişiyi ilah yerine koymaktır; ancak, şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur!

Birileri elime zorla silah verecek, istemediğim halde... Bu zorbalık olmayacak, bu bir "vecibe" olacak. Hem de dinî bir vecibe... Nasıl oluyor bu iş? Laik ülkenin laik ordusu olur! Ordu nasıl "Peygamber ocağı" olur? Emredildiğinde ölen nasıl "şehit" olur? Laik orduya yazılan herkes nasıl "Mehmetçik - Muhammedcik" olur? Akıl sır ermiyor.
Neyse, gider. Bu da gider. Bu mesele de unutulur, gider. Daha nereye kadar unutacağız?

Bu "Mehmetçik" Dersim'e girmemiş mi şimdi? Allah Onur Öymen'den razı olsun, bize şanlı tarihimizi hatırlattı! Bunu yapanlar "Mevz-u bahis vatandır!" demediler mi şimdi? Çocukları okullara doldurup yakmadılar mı? Dikkat edin, bu olayın üstünden yüzyıllar geçmedi. Bu olay tarih kitaplarına girecek kadar eski bir olay değil. Bunu bari unutmayalım...

Bir Alman papazın hikayesi anlatılır. İkinci Dünya Savaşı sularıdır. Naziler'in katliamları hız kesmeden devam etmektedir. Bir apartmanda 40 daire vardır, 40 numarada bir Alman papaz oturur. Geri kalanında ise aşağılık ırk; bu topraklar üzerinde kültür sahibi olmayan, bu topraklar üzerinde söz sahibi olmasından korkulan Yahudiler oturmaktadır. Almanlar başlarlar kıyıma, en alttan yukarı doğru, yavaş yavaş... Alman papaz der ki kendi kendine, nasıl olsa Almanım, hem de papazım. Bana bir şey yapmazlar nasıl olsa. Almanlar devam eder kıyıma, papazımızın zihniyeti hala aynıdır. En sonunda binadaki tüm Yahudiler ölmüştür. Bir tek papaz kalmıştır. Ve askerler papazın kapısına dayanır. Alıp götürürler papazı. Der ki papaz: "Ben Almanım, hem de papazım! Bırakın beni, Yahudi değilim ben!" Ancak bir türlü ikna edemez. Çünkü kendisinin Alman bir papaz olduğunu kanıtlayacak hiç komşusu kalmamıştır...

Unutma ey halkım! Alman papaz gibi olma! Vesselam...