31 Ekim 2009 Cumartesi

Bu adam sahtekâr mı?

İlgimi çeken bir yazı...

(Alphonse de Lamartine, Historie de la Turquie, I, 276-280)
Alphonse_Lamartine

Hiç bir insan, isteyerek veya istemeyerek bundan daha ulvî bir gaye ortaya koymamıştır; zira bu gaye insanüstü idi, şöyle ki: Yaratan ile yarattıkları arasına sokuşturulan hurafeleri kökünden temizlemek, doğrudan Allah'ı insana, insanı Allah'a tevdî etmek, putperestliğin uydurma ve maddî ilahlarından oluşan bu kargaşa ortamında kutsal ve mâkul Ulûhiyet düşüncesini tekrar canlandırmak.
Hiç bir insan, bu kadar zayıf imkân ve araçlarla, insan gücüyle üstesinden gelinmesi imkansız bir eser ortaya koymaya kalkışmamıştır. Çünkü, bu kadar büyük bir gayenin anlaşılabilmesi ve gerçekletirilmesi için, kendisi dışında başvurabileceği tek araç ve yardımcı, çölün bir köşesindeki bir avuç câhil Bedeviden başkası değildi.
Nihayet hiç bir insan, yeryüzünde dasha az zamanda bu kadar muazzam ve bu kadar devamlı bir inkılâbı gerçekleştirememiştir; zira tebliğinin üzerinden henüz iki yüzyıl[20 olarak okuyunuz] geçmeden İslâmiyet, gerek tebliğ ve gerekse silah zoruyla, Arabistan'ın üç ayrı istikametinde hüküm sürüyor, İran'ı, Horasan'ı, Mâverâu'n-nehir'i, Batı Hindistan'ı, Suriye'yi, Mısır'ı, Habeşistan'ı, Kuzey Afrika olarak bilinen bölgeleri, Akdeniz'deki birçok adaları, İspanya'yı ve Galya'nın bir bölümünü Allah'ın birliği anlayışı içinde bir araya getirmeye çalışıyordu.
Gayenin büyüklüğü, imkânların küçüklüğü ve alınan sonucun büyüklüğü insan dehâsının üç ölçüsü olarak kabul edilecek olursa, insanî değerler açısından modern tarihin önde gelen bir şahsiyetini Muhammed ile karşılaştırmaya kim cüret edebilir! Bunların en ünlülerinin yaptığı şey, sadece silahları, yasaları, imparatorlukları harekete geçirmek olmuştur; tabii, bunun sonucunda ortaya bir şey koyabilmişlerse, bunlar da genellikle kendilerinden önce yıkılıp giden maddi güçler olmuştur. Oysa O (AS), orduları, yasama erklerini, İmparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve yeryüzünün meskun kısımlarının üçte birlik bölümünde yaşamakta olan milyonlarca insanı harekete geçirdi; ama o bunun yanı sıra tapınakları, ilâhları, dinleri, düşünce sistemlerini, inançları ve ruhları da harekete geçirdi; her harfi kanun olan bir Kitap üzerine, her dilden ve ırktan insan topluluklarını kapsayan manevî bir milliyet tesis etti. Bu Müslüman milliyetinin silinmez karakteri olarak, sahte ilahlardan nefret etmeyi ve maddeden münezzeh bir Allah sevgisini aşıladı. Manevî değerleri çiğneyenlerden intikam almayı amaç edinen bu davranış, Muhammed'in izinden gidenlerin fazileti oldu; yeryüzünün üçte birlik bölümünde onun getirdiği hükümlerin egemen olması onun bir mucizesi idi, daha doğrusu bu, bir insanın değil, aklın mucizesi idi. Uydurma ilah anlayışlarının artık bıkkınlık verdiği bir sırada ilan edilen Allah'ın birliği düşüncesi, bizatihi öyle bir erdem taşımaktaydı ki, bu düşünce, daha onun dudaklarından dökülürken, eski putlara ait bütün mabetleri yaktı ve kendi nuruyla dünyanın üçte birini aydınlattı.
Bu adam sahtekarın biri miydi? Onun hayatı boyunca yaptıklarını iyice tektik ettikten sonra biz böyle olduğuna inanmıyoruz. Sahtekârlık, görüş ve kanaatlerin ortaya konulmasında ikiyüzlülük demektir. Yalanın asla doğruluk özelliği olmayacağı gibi, ikiyüzlülüğün de ikna etme gücü ve kudreti yoktur.
Mekanikte projeksiyon (yansıma) gücünün itme gücünün tam ölçüsü olması gibi, aynı şekilde eylem ve faaliyet de, tarihte ilham gücünüğn ölçüsü demektir. Bu kadar yükseğe, ileriye ve uzun zamana hitap eden bir düşünce, gerçekten güçlü bir düşünce demektir; bu kadar güçlü olabilmek için ise, tamamen samimi ve kendi davasına inanmış olmak gerekir...
Fakat onun hayatı, eseri, ülkesindeki batıl inançlara karşı kahramanca mücâdelesi, putperestlerin öfkeleri karşısındaki gözü pekliği, onlara Mekke'de 15 [13 olacak] yıl dayanmakta gösterdiği sebatı, toplumda infial uyandıran görevinde ısrar etmesi ve neredeyse hemşehrileri tarafından öldürülecek noktaya gelmesi ve nihayet Hicret edişi, insanlara sürekli olarak öğüt ve nasihatta bulunması, benzersiz savaşları, başarılara olan güveni, terslikler ve sıkıntılar karşısında bile kendisine olan güveni, zaferde âlicenaplığı, asla baskıcı olmayan düşünce yapısı, sonsuz duası, Allah'la yaptığı gizemli konuşmaları, vefatı ve kabre konulduktan sonra gerçekleşen zaferi, ortada sahtekârlıktan ziyade mutlak bir inancın olduğunu kanıtlamaktadır. Ona bir düşünce yapısı kurma kudretini işte bu inanç vermiştir. Bu düşünce yapısı iki yönlü idi; Allah'ın birliği ve Allah'ın maddi bir valık olmaktan uzak oluşu; biri Allah'ın ne olduğunu, diğeri ne olmadığını söylüyordu: Birisi kılıçla sahte ilahları deviriyor, diğeri ise söz sayesinde bir düşünceyi başlatıyordu.
Filozof, hatip, havari, kanun koyucu, savaşçı, düşünceleri fetheden, mâkul ve mantıklı düşünce sistemleri ve sûretsiz bir din tesis eden, yeryüzünde yirmi imparatorluğun ve tüm gönüllerde ise tek bir imparatorluğun kurucusu: İşte Muhammed!
Beşerî büyüklüğün hesalandığı bir türlü ölçüye vurulduğunda, hangi insan daha büyüktür?

29 Ekim 2009 Perşembe

Çağdaş Düşünce

Selam ile.

Bugün bir arkadaşımla konuştum. Kendisiyle güncel bazı meseleleri tartıştık. Artık sıkılmaya başladım, insanların önyargılarından, umursamazlığından, atgözlüğü takıp gerçekleri gözardı etmelerinden, sonra bunların yalan olduğunu iddia etmelerinden...

Benim de bunların tamamiyle gerçek olduğunu iddia ettiğim yok, çünkü henüz tam anlamıyla araştırmış değilim. Ancak araştırılmadan, "Yok öyle bir şey" denilmesi iyiden iyiye sinirimi bozuyor. İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin sözü geliyor aklıma, "Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım, başım göğe değerdi."

İnsanlar neden kendi fikirlerinin hâricinde birşey olduğunu gözardı ediyor? Kendilerinin tek doğru bilgini olduğunu iddia etmeseler de neden böyle düşünüyorlar? Birileri onlara fazla düşünmemelerini mi öğütlüyor? Ya da el altından, belli etmeden mi bunu onlara söylüyorlar?

Bir düşünün: Televizyonda çıkıp kimse "Dünyanın şurası şöyle, şöyle söylüyorlar, böyle yapıyorlar." demiyor. Aksine, "Dünyanın şurasındaki şu davranış tamamen gerici, bu davranış bize tamamen ters düşer, söylediklerini kaale almaya bile gerek yok." tarzı şeyler söylüyorlar. Gerçekten anlamlandıramıyorum...

Şöyle bir bakalım günlük hayatımıza. Kendimizi sorguya çekelim, özeleştiri yapalım.

Henüz 6. sınıfa başlamamış veya yeni başlamış bir çocuk: " Bugün arkadaşlarla internet kafeye gittik." Peki dün? "İnternet kafedeydik." Bilin bakalım, yarın nerede olacaklar? Bu çocuklar henüz gelişme çağında. Fiziksel etkinlikleri üst düzeyde olması gerekirken, sanki birileri onları özellikle erkan başına gömüyor... Beynin gelişme aşamasında çocuklara böyle bir koşullandırma sunuyor, artık ne istiyorsa!?

Liseli bir genci alalım: N'aptın bugün? "Okula gittim." Ne öğrendin? "İşte gırgır şamata, hoca dersi boş bıraktı biz de arkaya geçip kağıt oynadık." Vay anasını, görüyor musunuz müthiş eğitim sistemimizi? Hadi geçtik artık okulu, ondan sonra ne yaptın? "Arkadaşlarla bir yerlere gittik." Evet, böyle bir kural var zaten. Yakında anayasaya girecektir. 'Liseli bir öğrenci, günün 15 saatini arkadaşlarıyla geçirmek zorundadır.' Niye? 'Akşama kadar geyik yapsınlar' diye. Sonrası? Sonrası yine bilgisayar...

Sadece bilgisayar mı? Futbol var bir de tabii. Kulüp başkanları paranın dibine vursun diye, gençler birbirleriyle kavga edip dururlar. Ölümüne bağırıp çağırırlar, polise kafa tutarlar, birbirlerini kırıp dökerler. Biri bana burdaki mantıklı tek davranışı açıklasın!

Üniversite gençliğine hiç girmiyorum. Okulunu "gezip tozalım" diye uzatan, kütük olarak girip yontulmadan çıkan bir gençliğe hiç yorum getiresim yok. Burada tek suçlu gençler mi peki?

Ya onların başındakiler? Onlara ne demeli? Onları ne yapmalı? Parasını verip okula gönderiyorlar gerçi, daha ne yapsınlar?

Bazı insanlar yalnızlıklarını gidermek için köpek alırlar evlerine. Ama eve sokmadan öcne, sağlam bir eğitime gönderirler ki eve zarar gelmesin. Peki, yukardaki örnekle şimdikinin arasındaki 7 farkı bana açıklayabilecek var mı?

Belki diyoruz, bu yetişkinler de benzer bir eğitimden geçtiler. Kısır döngü, dolaşıp duruyor. Sanki, birileri sürekli düşünceyi baskılamaya çalışıyor. Peki neden?

Komplo teorilerine girmeyeceğim. Çünkü hepsi, aynı komplo teorisinin parçası. Şahsî kanaatim, hepsinin insanları bir yerlere yönlendirme çabası içinde olduğu yönünde. Bu yüzden, olaylara geniş bakmak gerekiyor. Geniş bakmak için, okumak gerekiyor. Okuyabilmek için, düşünmek gerekiyor. Tarafsız olmak gerekiyor. Mantıklı, makul olmak gerekiyor. Şimdi, yazının en başına dönüp, tekrar tekrar okuyabilirsiniz. Bu kısır döngüye dahil olabilirsiniz. Ya da, mesela, çözüm üretebilir veya çözüm arayabilirsiniz, değil mi? Boş boş oturmaktan iyidir.

27 Ekim 2009 Salı

Merak ettim...

Merak ettim, bir insan neden kendini bir blogda ifade eder? Sosyalleşmek için mi?Sosyalleşmek için sürekli bakıştıkları bir monitörü ve elini üzerinden hiç ayıramadığı bir klavyeyi aracı olarak kullanmak ne kadar mantıklı?

İçindekileri dökmek için mi? İnsanlar bu kadar yalnız mı? Açılacakları, sinirlenecekleri, beraber yiyip içecekleri, tartışacakları, beraber düşünecekleri dostları kalmamış mı bu dünyada? Yalnız kalabalıklara mı dönüşmüş artık tüm insanlık? Birbirleriyle aynı ortamda bulunmak için çıkardan başka bir ortak özellikleri yok mu?

Para kazanmak için mi? 3 kuruş için bir kapalı kutuya girmeye, güneş ışığını kenara bırakmaya, saatlerce aynı yerde oturmaya ne gerek var? Neden para kazanmak bir insanın tek başına oturmasını gerektirsin?

İnsanlara ulaşmak için mi? İnsanlara niçin ulaşsın? Tek amacı hayatını idam ettirmek olan, kendisine yalnız kalabalıklarda çoktan yer ayırttırmış, 9-5 çalışıp eve geldikten sonra televizyon başına yığılan insan kitlelerinin diğer insanlara ulaşmak gibi bir derdi neden olsun ki? Neden...

Hello World!

Herhalde, bilgisayar mühendisliğinde okuyan birisi için daha farklı bir başlangıç garip kaçardı. Ya da başka bir giriş bulamadığımızdandır, kim bilir?

"İlk mesajıma hoşgeldiniz" tarzı birşey de olabilirdi belki, "Merhabalar" da yeterli olabilirdi. Veyahut "Es-selamu aleykum" deyip lafa girmek ihtimal dahilinde sanki. "Selam olsun benden Anadolu'ya!" demişti şair, değil mi? Ben de öyle bir şey diyeyim o zaman: Selam olsun benden ekran başına gömülmüş Anadolu kalıntılarına!

Blogun teması, kendim bir tema yapana kadar mevcut kalacaktır. İdare ediniz.

Kendileri hakikaten ilk mesajımdır, tarih de 27 Ekim 2009 Salı. Yazın bir kenara, belki lazım olur. Şimdi biraz izninizle ödevlere gömüleyim.

Eleştiri ve Düzeltme: Öyle bir bitirmişim ki yazıyı, sanki blogu açtıktan 5 dakika sonra yazılmış yazıyı milyonlar okuyor. Gençlik heyecanı işte. İdare ediverin. (5 Nisan 2010)