Önceki bir yazımda liseli bir gencin önyargılarını anlatmışım. Deneyimlerimi aktarmışım, onları sorgulayıp vardığım sonuçlar kadarıyla.
Önyargılı olan sadece liseliler değilmiş, 3 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki dedeye, nineye kadar herkes önyargılı olabilirmiş. Kimse de bunu sorgulama gereksinimi duymuyor. Böyle bir ihtiyaçları yok çünkü; devletleri kendilerini koruyor, kıt kanaat geçinip gidiyorlar. Birileri de vaaz veriyor:"Bu dünyada eziyet gören karşılığını görecektir! Sesinizi çıkarmayın, eziyet göresiniz ki zafere ulaşasınız!" Bunu da din diye yutturuyorlar, İslâm dini diye.
Neden sorgulasın ki? Adamın aklı zaten midesinde. Akşamı nasıl çıkartırım diye düşünüyor; ona ne devletin başına kim geçmiş, hangi ülke ne demiş, kim ölmüş kim öldürmüş. Televizyonda diyorlar ki "Tarihimizde ilk defa generaller sorgulandı." Ancak karşısında oturanın bununla bir ilgisi yok ki. Elektrik faturası dönüyor onun aklında; kışı nasıl geçireceğini hesaplıyor. Alacağı odunun, kömürün, doğalgazın hesabını yapıyor.
Sonra bir üst sınıf geliyor karşımıza: Bunların aklı o kadar midede değil. Midelerini doyuracak kadar para kazanıyorlar nasıl olsa. Maaşları garanti. İşyerinde yatsalar da birileri maaşlarını aylık olarak ödüyor. Onlar da akşam eve gelip geçiyorlar televizyon karşısına. Gittikçe ahlaksızlaşan programlarımız izliyorlar. Günden günde zihnimizi kirletiyor bu programlar. Sürekli aklımızı bir kenara itip, bedenimiz ne istiyorsa onu yapmaya şartlanıyoruz. Bu programlar sayesinde çocuklarımızı da aynen böyle yetiştiriyoruz. Ve bunun adını özgürlük koyuyoruz.
Bir sistem oturmuş gidiyor. Düşünmeye vakit yok. Sorgulamak hiç zaten gündemimizde değil. Tabulara takılmışız, ileri gidemiyoruz. Ve diyoruz ki, "Şu kişiyi şöyle eleştiremezsin! Terbiyesiz! Gerici!" Burada eleştirmekten kastım, sayıp sövmek değil. Olaylarla, kanıtlarla konuşmak. Bazılarımıza ağır geliyor diğerlerinin böyle konuşması. Senin, diyoruz, beynini yıkamışlar. Hiç arkasını araştırmıyoruz; çünkü biliyoruz ki (!) bu yanlış. Birileri oturtmuş kafamıza bunun yanlış olduğunu. Başkası böyle olmadığını anlatmaya çalıştığı zaman da "E işte bak burda böyle burda böyle, şunlar geçen gün şurda şöyle yapmışlar dün televizyonda seyrettim" diyoruz. Gördüklerimize ne kadar da çabuk kanıyoruz, değil mi? Çünkü bunu anlatanlar kesin doğru söylüyor her zaman. Çünkü bunlar devlet. Çünkü bunlar bizi korumak için varlar.
Baştan beri söylüyorum: sorgulayın, araştırın, hemen hüküm vermeyin, iki tarafı da dinleyin, adil olun, adaletli olun... Sizi sıkmak istemiyorum, ama yazmak durumundayım. Her gün böyle şeylerle yüzlerce defa karşılaşıyorum. Hastalık olmuş bu içimizde, kurtulamıyoruz bir türlü...
Kapatın televizyonlarınızı; hiç bir işe yaramayan bu aletleri. 1 yararı varsa kıyaslanamayacak kadar büyük zararı oluyor. Resmen beynimizi uyuşturuyor, farkında değiliz. Bize istemediğimiz şeyleri alttan alttan empoze ediyor. Bugün Amerika'nın bu kadar güçlü görünmesinin sebebi Holywood'dan başka bir şey değildir. Bugün Amerika'daki insanlar arasında bir bağ yok. Filmlerde gördüğümüz kadar başarılı da değiller: Vietnam'da baltayı taşa vuran da, Irak'ta çöle gömülen de, Afganistan dağlarında kaybolan da Amerika. Bugün ekonomisini Çin'e kaptıran, Çin'e milyar dolar borcu olan da Amerika. Ama bizim gözümüzde Amerika olmadan adım atılamaz. Aman onlara karşı bir şey söylemeyelim, bizi uçururlar. İki füze işimizi bitirir. Gizli ajanları vardır, her tarafa dağılmış olan. Sen, ben, bakkal, manav, simitçi bile ajan olabilir. Bunun sebebi ne peki? Bunlara canlı olarak şahit mi olduk? Hayır. Film izledik, yıllar boyunca. Akşam eve geldik, televizyon açtık. Pazar sabahı dinlenmek için televizyon açtık. Hayattan bunaldık televizyon açtık. Yeter artık, bunun dışına çıkmak lazım. Eğer ki bu sistemi değiştirmek istiyorsak, daha iyi bir hayat hakettiğimizi düşünüyorsak bu sistemden olabildiğince uzaklaşmak lazım. İnsanlığımızı tekrardan kazanmak için, insanca yöntemlerle arayışlara girmek lazım. Uzaklaşmak derken, düşünce olarak uzaklaşmak. Yoksa Budist rahipler gibi dağa çıkıp inzivaya çekilmekten bahsetmiyorum. İnsan sosyal bir hayvandır, dediği gibi; benliğimizi inkar etmeden bunu yapmak.
Bunun için araştırmak lazım; önyargılarımızdan kurtularak araştırmak. Yoksa bir kitabı elimize aldığımıza, birinin konuşmasını dinlediğimizde, sadece bulmak istediğimizi buluruz. Eksiğini mi bulmaya çalışıyoruz? Buluruz. Yazarın veya kişinin belli bir yöne bakışını mı arıyoruz? Onu da buluruz. Asıl mesele, ne anlatıldığını özümsemek için araştırmakta. Yoksa neyi görmek istiyorsak aynen onu görürüz, başkasını değil.
Neden böyle yapıyoruz? Bahaneler üretmek yerine, çözümler üretelim. Bir çıkış bulalım artık. Olmuyor böyle. Başkasından da beklemeyelim, kimsenin durumu bizden farklı değil. Onların içinde de bu tip duygular var ama; hepsi bastırılmış, zindanlara kapatılmış. Açığa çıkmak için bir kıvılcım bekliyorlar, bu esaretten kurtulmak için bir yol gösterici...
Kim bu yol gösterici? Bu yazıyı yazan mı? Peki kim bu uyarılması gereken? Cevaplar gayet basit: Uyarılması gereken de biziz, yol gösterici de.